Paralı Asker

Makaleyi sondan başa doğru okumanızı öneririm.
Karar sizin.

İnsan
Evrenin boyutlarını bilen yok. Dünyanın koordinatları evrenin herhangi bir yerine denk düşüyor. Evrene ait büyük resim yok. Biz, dünyanın asılı bulunduğu yere ‚hiçlik‘ diyelim. Dünya, hiçlikte dönüp duruyor. Tasarımcısının istediği gibi. Pekii, insanın durumu nasıl? İnsan hiçlikte dönüp dursun diye mi yaratıldı? Hayır. İnsanın iradesi var. İrade kişiyi ne yaptığını bilmekle yükümlü kılıyor. İrade bir başka anlamda seçme özgürlüğü anlamına gelir. Kişi barışçıl olabilir veya tersi.

Mavi gezegen
Bizim minik, mavi gezegenimiz bazen kanla bazen de cetvelle bölündü. Geçimsizlik, anlayışsızlık ve açgözlülük gibi nedenlerle bölündü. Ülkeler, bölünme, parçalanma simgeleridir. Güçlü olan bir ülkenin saygınlığı artar. Ülkeler için asıl mesele; durumun özünü gözden kaçırmamak, kontrolünden çıkan meselenin üzerine gitmek, çözüm üretmektir. Çözüm genellikle kanlı olur. Kendini evreninin merkezinde gören biri gibi değil de, ölümcül bir insan gibi insanın dünyası için hayallerini ve umutları üzerinde durabilirim. İnsanın dengesini bozan hayalleri olabiliyor; veya umutsuzluğu. Oysa evrenin ve dünyanın dengesini kimse bozamaz. Tartışılır mı diyorsunuz. Evet, konuşalım, diyorum. Bazı dengeler kendini yeniliyebilmekle açıklanabilir. İnsandaki eksiklik ise hem kendini yenileyememesi hem de alışkanlıklarına tutunmasıyla ilgilidir. Bir de insanın korkuları var. Ne yazık ki, çoğunlukla insan, en çok insandan korkuyor.

İnsanın bünyesi kendi hücrelerini yenileyemez. İnsan bu nedenle ölmek zorunda kalır. Aslında insan ölmek için yaratılmamıştı. Karmaşa tam da bu noktada başlıyor. Evren ve içinde yaşadığımız dünya sürekli kendini yeniler. Dünya yaşlanır ama ölüp bitmez. Dünya evrende kendini yenilemeleriyle devinir durur. İnsan nasıl pekii? Zavallı insan!

Devlet çarkı- Ayar
Ülke içinde dengeleri kuran insandır, ayarı veren ise devlet. Devlet içinde dönen çarkta herkes bir dişli sayılır. Çarktaki dişlilerden birinin eksik veya fazla olması belirleyici değil. Yani, ölen ölür gider. Aklıselim kişilikler devlet içinde herkesin bir dişli olduğunu bilir ve bu nedenle kısık ayarla konuşur veya ahrazdır. Neden? İnsan devletten korkar. Yok edilme korkusu az ya da çok herkeste var. Devlet, insanın yarattığı çok başlı bir canavar. Devlet, insanın elinin emeğidir, hayvanın veya bitkinin eseri değil. Devlet zeka ürünü soyut bir canavardır. Devletsiz halklar ne kadar temiz olduklarını bilseler.

Düşman
İnsana özgü bir başka mesele ise düşman yaratma işi. Medeniyet, düşman yaratma eylemiyle beslenir oldu. Buradan yola çıkarak insanın yüreksiz bir yaratık olduğunu söyleyebilirim. Bakın, kalpsiz demiyorum. Kalp var. Aslında yürek de var. Sadece var olanın çürük olduğunu ifade etmeye çalışıyorum. Yürek çürük olmasaydı insan zevki için öldürmezdi. Lüksü için öldürmezdi.

Bilim
Bilimin yetiştirdiği ‚Bilim İnsanı‘ silah sanayinin hizmetinde çalıştırılıyor. Bunu bilmeyeniniz var mı? Her türlü yatırım silah sanayiye yapılıyor. Bilimsel araştırmalarla ilgili bütün sektörler silah üretimine hizmet eder. Yiğit, yürekli bir matematikçi, fizikçi, kimyacı, mühendis, sosyal bilimci bağımsız çalışabilir mi? Bilim Adamlarının efendisi, patronu yok mu? (Söz konusu doğrudan bilim adamı. Diğerleri, yani, kendini bilim adamı statüsüne koyan ve çeşitli ünvanlarla böbürlenen teknisyenleri es geçiyorum.) Tandığınız bağımsız bir bilim adamı varsa buyursun gelsin, konuşalım. Ben diyorum ki, bilimde bağımsızlığın sonu ölümdür.

Beyin & Siyaset
Beyin tıkır tıkır çalışan bir aygıttır aslında. İnsanın tarihten ders çıkaramadığını bilmeyen var mı? İnsan, 1.ve 2 dünya savaşlarından ders çıkarabildi mi? Hayır. Oysa insanın beyin yapısı diğer yaratıklardan üstün. Nerde bu üstünlik? Olmazsa sizlere durumu tersinden anlatayım. Kafa kesme seansları filmlerde, dizilerde sevilen artisler kullanılarak romantik bir şekilde sunulur oldu. Kitle iletişim araçları, gençleri katil olmaya teşvik eden bir mekanizmaya dönüştü. Böyle bir ortamda tesadüfen oğlunuz, kızınız öldürülebilir veya yok yere ölebilirsiniz. Düşmanca söylemler, küfürler silah sanayinin ekmeğine yağ sürer oldu. Aslında bir ülkenin adının şanının kıymeti yok. Devletler silah sanayiye hizmet etmek zorundalar. Siyaset, devlet mekanizmasının elindeki en önemli silah.

Siyaseti, sermayedarlara hizmet eden kişi veya gruplar yapar. Siyaseti yapan kişilerin çok zeki olması gerekir; diğer bir şart ise kişilikli olmaması.

İzlediğim kadarıyla güçlü beyinler dize getiriliyorlar. Onlar bile söz sahibi bir kesime nasıl hizmet etsem de kendi sefaletimden kurtulsam diye çaba sarfediyor. Birçokları, kendini siyasi ünlüler arasında görüyor. Bir şey değiştirebileceklerini umut ettikleri için enerjilerini boşa harcıyorlar. Ne acı, ah siz zavallılar, size çok acıyorum!

Sonuç olarak şu veya bu şekilde silah sanayi kâr etmeli. Yeni kâr yolları bulunmalı ve bu yol uğruna birileri kurban edilmeli.

Afganistan – Ey sen, paralı asker!
Almanyadaki işsiz, mesleksiz gençler Afganistan’a paralı asker olarak gidiyor. Bu gençler barışı korumak için askere gittiklerini düşünüyorlar. Öyle düşünmeleri isteniyor. Afganistanda ölü gömmek barışçıl bir iş.

Günde ortalama 280 kişi ölüyor Afganistan’da. Kabilelerin ellerinde otamatik silahlar. O silahları sen satmıyorsun, ben de satmıyorum. Bildiğim kadarıyla Afganistan’daki kabilelerin teknoloji üretiminde payları hiç yok.

O silahları satanlar silahların patlaması için elinden geleni yapıyor. Aksi halde sektör iflas eder. Oysa bu sektör sürekli kâr ediyor. Yanılıyor muyum ey asker?

Askere gidecek gençlerin ruh beden sağlığı çok iyi olmalı. Sağlıklı gençlerin isimleri önceden belirlenmiş kiliniklere kayıt ediliyor. Askerler terhis edildikten sonra sadece belirli kilinikler tarafından muayene edilirler. Süreç böyle işliyor. Neden terhis sonrasında muayene ediliyorlar? Çürüğe çıkma olasılığının bir hayli yüksek olduğunun bilindiği için. Bu işsiz, mesleksiz gençler sadece üç ay ile altı ay arasında askerlik yapıp terhis oluyorlar. Bu süre uzun değil. Mesele insan ve ölüm ise bu süre insana bin yıl gibi gelebilir. Bunu unutmamak gerekir. Zihinde bu süre uzayabilir; belki de hiç bitmez. Ey sen, paralı asker adayı, ruhunun deşilmesine izin verme. Aç kal, bir dilim kuru ekmekle doyarsın, yatağında rahat uyu. Gülümseyerek uyan.

Tekrar ediyorum. Afganistan’da günde ortalama 280 kişi ölüyor. Bakın ortalama diyorum. Bu, bir günde 300 ölü olabilir, 20 ölü de. Almanya ve diğer Batılı devletler silah satıyor.  Birileri kötü giden ilişkileri daha da karıştırıyor. Afganlar birbirini yiyor.

Çocuklarımız oraya asker olarak gidip yaşıtlarını gömüyor. Bakın, ölü gömüyorlar diyorum. Kendi çocuğunuzu elinde bir kürekle düşünün, toprağı ölülerin üzerine serptiğini düşünün.

Ölen, öldüren, ölülerin başında nöbet bekleyen, gömen, gömülen ve cinnet geçiren bizim çocuklarımız. Hepsinin acıklı bir hikayesi var. Hepsi zeki ve yalnız. İçinde aptal biri yok. Elbette askerlerden kimisi nöbet tutuyor, kimisi ölü gömüyor, kimisi de eğitimci. Sonuçta ölümle burun burunalar. Ölümün kokusunu alıyorlar. Gençlerin başı öne eğildiğinde zor kalkar. Sapasağlam gençlerin ruhi dengesi bozuluyor. Kilinik çalışanları bunu iyi biliyor. Herkes işini yapıyor. Sistem bu.
Alman şair Heinrich Heine’nın çığlığını paylaşayım.

Heinrich Heine / çeviri: E.Yavuz

Almanya küçük bir çocuk


Sütannesi güneştir.

Sütanne onu sütüyle değil

Ateşiyle emzirir.

Devletlerin asıl meselesi ölüm çarkının işlemesi için yeterli dişlinin yedekte bulunması. Ve bir yere barış geldiğinde diğer bir yerin karıştırılması; kargaşanın yaratılması. Eğitim politikasıyla sistem pekiştiriliyor. İşsiz gençlerin neden işsiz, neden mesleksiz olduklarının en mantıklı açıklaması ölüm çarkının sürdürülmesi adına yeterli sayıda dişlinin yetekte bulundurulması olur. Durum bu.

Sistemde istisnai bir durum olabiliyor. Diyelim ki, sistemin yarattığı idollerden biri fire vermiş olsun. Doğal, samimi bir kişi sivrilerek, “barış istiyorum, barış,” desin. Bu Don Quijote bir şekilde infaz edilecektir veya devletlerle işbirliğine zorlanacaktır. Devletlerin ipi silah sanayinin elinde. Üretilen silahlar patlamalı. Süs olsun diye silah üretilmez. Barışın sadece edebiyatı yapılır. Ötesine izin yok. Genel geçer kural bu. Don Quijote’lar ”etkisiz eleman” haline getirildiğinde fırtına dinmiş olur. Sahneye kuklalar iner ve kuklalar sahiplerinin isteğini harfiyen yerine getirirler. Şakşakçı törenlerinde barış marış ödüllerı de paylaştırılır. Ödül törenlerinde bir ilgi, bir gürültü, bir patırtı, bir curcuna demeyin gitsin.

Öte yanda kişi; hayatın sıkıntısından kurtulma adına içine kapanmaktadır. Herkes yalnız. Göz önündeki bu durumun sindirilmesi kolay değil. İnsan bildiğini unutmak istiyor ama mümkün değil. İnsan kaçmak istiyor, sığınacak yeri neresi? Dünyanın çivisi çıkmış. İşin içinde ekmek kavgası da var.

Yarını kurtarma seansalarında kimimiz, para biriktiriyor, kimimiz pul. Herkesin kendine göre bir şeyleri biriktirme alışkanlığı var. Ben sözü okuyorum ve renk biriktiriyorum. Okumak düşünmekle ilgili bir eylem. Düşünmek insanın asli görevlerinden biri arasına girer. Bu son cümleyi yinelemekten bıkmayacağım. Dilimde tüy bitecekse bitsin! Kendini bilgiyle yenilemesini bilmeyen insan, bedenini hızla ölüme sürüklüyor. Ah! Bunu düşünmek canımı acıtıyor.

Emine Yavuz